Başlığımı istemeyerek yazdığımı peşinen söyleyeyim; asıl anlatmak istediğimi okuduğunuzda hak vereceksiniz. Türkiye’de büyük sükse yapan ve milyonlar satan bir şarkı vardı. Sanatçı Yeliz seslendirmişti: “Bu ne dünya kardeşim, seven sevene / Bu ne dünya kardeşim, böyle bir garip / Buruk içim, bilmem ki niye / Belki de sevdiğim yok diye.” 1976 yılında piyasaya çıkan bu eseri Yeliz dışında başka sanatçılar da seslendirmişti.
Şimdi konumuza dönersek, bu şarkı sözlerini ele alırsak “Bu ne dünya kardeşim, ölen ölene” olarak değişiyor. 2025 yılında, pandemiden sonra en çok ölüm vakaları MESAM kapsamında gerçekleşmiş: 94 çocuk değişik iş kollarında çalışırken hayatını kaybetmiş. 14 yaş ve altı 26 çocuk işçi, 15-17 yaş arası 68 çocuk ve genç işçi, 18-29 yaş arası 38 genç işçi hayatını kaybetmiş.
Devletin şefkatli ellerine “çocuğum meslek sahibi olacak” diye bakan aileler, çocuklarının ölüm haberleriyle sarsılıyorlar. Sadece işe gidenler değil, çarşıya pazara, AVM’ye giden çocuklarımız da güvende değil. Daha birkaç gün önce 17 yaşında Atlas Çağlayan isimli bir evladımızı “niye yan baktın” bahanesiyle bıçaklayarak hayattan kopardılar. Yetmezmiş gibi ailesine de tehdit mesajları atabilme cesaretleri oluyor.
Sadece Atlas değil tabii ki: 14 yaşında Mattia Ahmet Minguzzi, 15 yaşında Fatih Acacı, Ata Emre Akman… Bunlar hep bıçaklanarak öldürülen yavrularımız. Biz nereye gidiyoruz, çok merak ediyorum.
Hani bir söz vardır, “balık baştan kokar” diye. Binlerce vatandaşın oyunu alıp kapağı TBMM’ye attı mı gerisi teferruat. Çıkarsın kürsüye, “bundan 50 yıl önce bu ülkede traktör yoktu” dersiniz, “fırın yoktu” dersiniz. Herkes değilse de size oy verenler buna inanır. Ancak o yüce kürsüden “traktör yoktu, fırın yoktu” diyeceğinize şunları söyleyin:
“Bu ülkede 50 yıl önce çok güzel eğitim vardı, sevgi saygı vardı, andımız vardı, Atatürk sevgisi vardı. Bundan 50 yıl önce öğretmenlerimiz büyüklerimize nasıl davranacağımızı anlatırdı. İnsanlar sabahleyin ‘günaydın’ demeden geçmezlerdi. Çocukların bugünkü kadar teknolojik araç gereçleri yoktu ama ellerindeki tahta oyuncakları paylaşmasını bilirdi.”
Bunları söyleyin, bunları hatırlatın: 50 yıl önce her köyde bir okul vardı ama hiçbir okulda sarıklı cübbeli adamlar yoktu. Hiçbir okulda şeytan taşlanmazdı; onun yerine tarım dersi, yurttaşlık bilgisi okutulurdu. Belki öğretmen azdı ama bir öğretmen bir köye yetiyordu. Deyin ki eski Türkiye cennet gibiydi, arkadaşlık vardı, komşuluk vardı, şiddet hele hele çocuklar arasında asla yaşanmazdı. Deyin, belki eskiye gitmek isteyen gençlerimiz olur.
Ancak bunların tümü benim isteğim. Malum, insan her istediğini elde edemiyor. Bırakın elde etmeyi, eldekileri satanlara bir söz söyleyemiyor.
Elde Olanlar: Yani Bizim Öz Mallarımız ve Markalarımız
Bakın neler olmuş:
- Her müşterisine özel günlerde mesaj atarak kampanyalarını duyuran bir gözlük markası ATASUN: Hollandalıların olmuş.
- Yaz aylarında kapımıza kadar gelen ve sevdiğimiz bir marka ERİKLİ SU: Fransızların olmuş.
- Milyonların çılgınca alışveriş ettiği TRENDYOL: Çin oluvermiş.
- YEMEK SEPETİ: Almanlar talip olmuş ve almış.
- Yıllardır temizlendiğimiz ve neredeyse her evde bulunan HACI ŞAKİR: Amerikan olmuş.
- YUMOŞ: Çamaşırlarımız onunla yumuşacık ama Amerikalı.
- Reklamlarına milyonlar harcanan Türkiye’nin milli akaryakıt istasyonu PETROL OFİSİ: Hollandalı oldu.
- Amerika’nın kolasına karşı rakip olarak çıkartılan KOLA TURKA: Maalesef Japonların oldu.
- DAMLA SU: Amerikalı.
- Türkiye’de her gün milyonlarca bardak tüketilen çay OFÇAY: Artık Hollandalı.
- YUDUM YAĞ: Onu da Suudi Arabistan aldı.
- Hani reklamlarında “sizi sevdiklerinize ulaştırır” diyordu ya KAMİL KOÇ: Yabancı değil, o da Alman oldu.
Yazamadığım daha bir çok marka… Bizim sandıklarımız maalesef bizim değil. Bizim olanlarda çekilmez durumda, onu da söyleyeyim.
Bilin, hani şu elektrik üreten EÜAŞ: 2001 yılında 4,1 milyar kar ediyor ve kurum 2002 yılında Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle özelleştiriliyor ve aynı yıl 10 milyar zarar ediyor. “Ne var bunda?” diyebilirsiniz. Bu kurumun 2025 yılı görev zararı 236 milyar 400 milyon. Böylece 2024’te ödenen 213 milyar 736 milyon görev zararı aşıldı. Bunu ise 155 milyar zararla BOTAŞ izledi.
Devlet bankalarını saymama gerek duymadım zira kimsenin sinirlerini bozmaya hakkım yok. Bu nedenle bankaların görev zararlarını ileriki haftalarda yazarım.
Sosyal Medyadan Bir Hikaye
Sık sık bahsederim, sosyal medyayı seviyorum. Yeni duyduğum bu olayı sizle paylaşmak istedim:
Üniversite yemekhanesi tıklım tıklım. Bir öğrenci elinde tepsisiyle yer ararken bir masada profesör tek başına oturmuş yemeğini yiyor. Elinde tepsi ile yer arayan öğrenci selam verip masaya oturuyor. Tam yemeye başlayacak, profesör öğrenciye dik dik bakarak “Öküzlerle kartallar aynı masada yemek yiyemezler” deyince öğrenci cevabı yapıştırmış: “O zaman ben uçuyorum” deyip tepsisini alıp masadan kalkmış.
Fakat bu söz hocanın çok zoruna gitmiş ve öğrenciyi mezun etmeyecek. Üç beş gün sonra profesör o öğrencinin sınıfına gelerek yazılı sınav yapmış. Sınav sonrası kağıtları toplayıp odasına gitmiş ve özellikle o öğrencinin kağıdını çok dikkatli incelemiş. Fakat hiçbir eksik yok, tüm sorular mükemmel çözülmüş.
Öğrenciyi odasına çağırtmış: “Sınıfı geçmişsin, yazılın çok iyi ama sana bir soru soracağım. Yolda gidiyorsun, iki çuval gördün; birinde akıl var, diğerinde para. Hangisini alırsın?”
Öğrenci tereddüt etmeden “Parayı alırım” demiş.
Hoca: “Siz gençler hep böylesiniz, maddiyata önem verirsiniz.”
Öğrenci vermiş cevabı: “Bende akıl var, para yok. Akıla ihtiyacı olanlar alsın.”
Profesör kızarak kağıdın üzerine “Öküz” yazıp yazılı kağıdını vermiş. Öğrenci alıp gitmiş. Bir dakika sonra yazılı kağıdını geri uzatarak “Hocam, isminiz yazıyor ama imzanız eksik” demiş.
Bundan ne çıkartırsanız çıkartın, ben yorumu size bırakıyorum.
Kalın sağlıcakla.

YORUMLAR