Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Çocuklarda Erken Telefon Kullanımı Akademik Başarıyı Düşürüyor

TÜBİTAK 2209-A destekli yeni araştırma, 9 yaşından önce telefon sahibi olan çocukların okuma ve matematik başarısının akranlarına göre belirgin şekilde düştüğünü ortaya koydu.

TÜBİTAK 2209-A destekli yeni araştırma, 9 yaşından önce telefon sahibi

Çocuklarda erken telefon kullanımı ve akademik başarı arasındaki ilişki, Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi’nde yürütülen TÜBİTAK 2209-A destekli bilimsel proje ile net biçimde ortaya kondu. Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü öğrencileri tarafından hazırlanan “Çocuklarda Erken Telefon İlgisi ve Akademik Başarı İlişkisi” başlıklı çalışma, Necip Fazıl Kısakürek Salonu’nda düzenlenen sonuç etkinliğiyle kamuoyuyla paylaşıldı.

Proje yürütücüsü Nursel Ceren Arslan ile araştırma ekibi Nazlı Mercan Keskinsoy, Burcu Kara ve Esma Sönmez, çalışmayı Doç. Dr. Mehmet Sinan Tam’ın akademik danışmanlığında tamamladı. Araştırma, dijital çağda çocuk gelişimi ve ebeveynlik pratiklerine akademik bir perspektif sunmasıyla dikkat çekti.

9 Yaş Sınırı: Erken Telefon Kullanımı ve Akademik Başarı

Çalışmanın en çarpıcı bulgusu, 9 yaşından önce kendisine ait akıllı telefona sahip olan çocukların, ergenlik döneminde okuma ve matematik performansında akranlarının gerisinde kalması oldu. Uluslararası literatürle de uyumlu olan bu sonuç, erken yaşta edinilen telefon alışkanlığının uzun vadeli etkilerini gözler önüne serdi.

Araştırmacılar, dijital alışkanlıkların çocuklarda anlık sonuç beklentisi yarattığını; bunun da sabır, adım adım mantık yürütme ve derinlemesine düşünme gibi temel akademik becerilerin gelişimini doğrudan olumsuz etkilediğini vurguladı.

Psikolog Uzman Yatmaz: “Çocuk Sınırla Büyür”

Etkinliğe konuk konuşmacı olarak katılan Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikolog ve Psikodramatist Uzmanı Murat Yatmaz, klinik gözlemlerine dayandırdığı konuşmasında önemli uyarılarda bulundu. Çocukların sosyalleşme ve öğrenme süreçlerinin büyük oranda dijital platformlara kaydığını belirten Yatmaz, şu mesajı verdi:

“Teknolojik araçlara karşı erken yaşta ve sınırsız maruziyet, çocukların bilişsel, duygusal ve sosyal gelişiminde ciddi riskler oluşturur. Ebeveynliğin temel zorunluluğu, ekran süresini denetlemektir.”

Anlık Tatmin Döngüsü Gelişimi Tehdit Ediyor

Yatmaz, dış mekân oyunlarından uzaklaşan ve anlık tatmin döngüsüne hapsolan çocukların gelişimsel dengesizliklerle karşı karşıya kaldığını, bu durumun yalnızca aile içinde değil toplumsal boyutta ele alınması gereken bir kriz olduğunu ifade etti.

Akademik Becerilerde Gerileme Riski

Araştırma ekibi, erken telefon kullanımının çocuklardaki etkilerini üç temel başlıkta özetledi:

  • Bilişsel: Derinlemesine odaklanma ve mantıksal çıkarım becerilerinde zayıflama
  • Duygusal: Sabır gösterme ve özdenetim kapasitesinde düşüş
  • Sosyal: Akran ilişkilerinde ve yüz yüze iletişimde gerileme

TÜBİTAK 2209-A Programı ve Genç Araştırmacıların Rolü

TÜBİTAK 2209-A programı kapsamında desteklenen proje, üniversite öğrencilerinin toplumsal meselelere duyarlılığını ve çözüm üretme kapasitesini de gözler önüne serdi. Genç araştırmacıların sunduğu çözüm odaklı akademik yaklaşım, dijital çağın karmaşası içinde çocuk yetiştiren aileler ve eğitimciler için bilimsel bir rehber niteliği taşıyor.

Necip Fazıl Kısakürek Salonu’nda Bilimsel Paylaşım

Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Necip Fazıl Kısakürek Salonu’nda düzenlenen etkinlik, akademisyenlerin, öğrencilerin ve ilgili uzmanların yoğun katılımıyla gerçekleştirildi. Halkla ilişkiler ve reklamcılık disiplininin toplumsal sorunlara duyarlılık ilkesiyle hazırlanan bu araştırma; dijital dünyanın çocuklar üzerindeki yansımalarını ve ortaya çıkan zorlukları veriler ışığında kapsamlı biçimde tartışma imkânı sağladı.

Çalışma, çocuklarda erken telefon kullanımının yalnızca bireysel bir mesele olmadığını, ailelerin, eğitim kurumlarının ve toplumun ortak sorumluluğunda ele alınması gereken yapısal bir sorun olduğunu bir kez daha ortaya koydu.