Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Gülten İmren
Gülten İmren

YAZAMADIKLARIM

Köşelerimi takip eden okurlarım iyi bilirler; sözümü esirgemem, doğru bildiğim her konuyu yazmaya gayret ederim. Bir de özellikle kimseyi kırmadan, çamur atmadan, küçük görmeden ama eleştirmeden de geri kalmadan yazmaya özen gösteriyorum. Bazı önemli konuları atladığımı zanneden dostlarım olabilir; ancak hiçbir konuyu atlamamaya, araştırma yapmadan yazmamaya gayret ediyorum. Gazetemin bana verdiği ölçüler dâhilinde sınırları aşmamak için de özen gösteriyorum. Bu nedenle bu haftaki yazımın başlığı “Yazamadıklarım” oldu.
Zira çok istememe rağmen geçtiğimiz günlerde kutlanan Adana Altın Koza Film Festivali’nden bahsetmek istiyordum. Film festivali derken, en iyi filmlerin dışında yaşanan güzel bir olayı aktarmak istemiştim. Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almak için sahneye davet edilen Hazal Ergüçlü, yaptığı konuşmayla aldığı ödülden daha büyük oldu. Soma’da maden ocağında göçük altında can veren beş madenciden Kerim Ören’in oğlu küçük Yaşar için söyledikleri geceye damgasını vurmuştu. Hazal Ergüçlü; “Uzun zamandır o kadar acıya maruz kaldık ki, uyuştuk gibi hissediyorum. Soma’da 37 yaşında ölen madenci Kerim Ören’in oğlu Yaşar’ı görünce adeta bittim. Benim dedem bakır madenlerinde çalıştı, ben maden ocaklarında büyüdüm. Her madenci öldüğünde dedem, nenem aklıma geliyor. Madenci çocuklarını ağlarken gördüğümde ben yaşamaktan, nefes almaktan nefret ediyorum, utanıyorum” demişti. Bu sanatçımızı duyarlılığı için içtenlikle kutlamak isterim.
Türkiye fon skandalıyla sarsıldı. Haber yapan birçok gazeteci arkadaşımız ifadeye çağırıldı, kimileri ev hapsi aldı, kimileri tutuklandı; ama kimilerinin işlediği suç sabit olmasına rağmen ifadesi bile alınmadı. Tüm bu gelişmelere rağmen fon olayında fazla detaylara girmeden, yüzeysel biçimde bir şeyler yazarak geçiştirdim. Hani derler ya “çabuk hırsız ev sahibini şaşırtırmış”, o misal iktidar kanadından sanki hiç böyle bir şey olmamış, sanki bu fon olayını muhalefet cephesi yapmış gibi açıklamalar duyuyoruz. Siz ne söylerseniz söyleyin; Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız Cevdet Yılmaz, “44 bin fon mağdurunun paralarını ödedik” dedi. Yani fon olayı doğruymuş ve milyonlarca kişinin canını yakmış.
Yakmış ki Ahmet Doğan hoca efendi bile olayı cami kürsüsüne taşımış. Bakın Ahmet Doğan hoca ne diyor: “Ucu nereye giderse gitsin” deyip konuşmaya başladı. “Ne ara bu kadar hırsız türedi, arsız türedi? Hani birileri diyor ya; ekmek hepimize yetecekti, fırına hırsız dadandı, ambara fare, tarlaya kargalar dadandı. Yahu bu memleketin ne faresi bitiyor ne de kargası ne de hırsızı bitiyor. Yahu bu kadar hırsızın olduğu yerde bu kadar ekmek yiyorsak bu da Allah’ın bir yardımıdır. Bu memlekette bu kadar talan olur mu? Operasyon operasyon… Neyin operasyonu? Bir yazar diyor ya; değirmenci feryat ediyor, un bizim, bizim soframızda niye ekmek yok? Fon diyorlar, neyin fonu bilmem hem de ilgilenmem. Adamlar bir koyup on almış. Peki kimin parası o? Süt içmesi gereken ama içemeyen çocuğun parası; okula yırtık ayakkabıyla giden çocuğun parası; beslenme çantasında yiyecek hiçbir şeyi olmayan çocuğun parası. İstersen cumaya git istersen kafanda örtü değil çarşaf olsun, ne ara bu kadar hırsız türedi?” İşte bu sözleri Ahmet Doğan Hoca camide haykırıyor.
Hani “ucu nereye giderse gitsin” diyor ya; belki de Diyanet İşleri Başkanı Sayın Safi Arpaguş’a gidiyor. Arpaguş dünyayı tam iki kez turlamış; görevinin ilk yılında 19 kez yurt dışı ziyaretine gitmiş, son olarak da Suudi Arabistan ve Kuzey Kıbrıs’a giderek ülke sayısını 21’e çıkardı. Ahmet Doğan hoca belki bu israfa kızmış olmalı.
Neyse, bu hafta üzücü olaylar haftasıydı. Trafik kazaları, Tokat’ta 500 kişinin aynı anda zehirlenerek hastanelik olmaları hayli üzdü. Tokat olayını duyar duymaz hemen burada faal olarak çalıştırılan altın madeni var mı diye araştırdım; ancak olmadığını öğrenince biraz rahatladım. Zira altın dünyanın her yerinde siyanür olmadan ayrıştırılmaz. Siyanürün yer altı sularına karışması çok normal olduğuna göre, Türkiye’de gelecekte temiz içme suyu bulabilir miyiz bilemiyorum.
Sadece siyanür değil tabii ki; AB’den Türkiye’ye gelen plastik atık miktarı 2005 yılında 503 bin 132 ton oldu. Tarihi bir rekor kırılarak ülke dünyanın en büyük çöplüğü oldu. AB üyesi 27 ülkeden çöp alınırken gelen çöplerin yer altı sularına karışma riskinin olduğunu unutmamak gerek. İsrail’in çöpünü almaya devam ediyoruz. Çöple, plastikle gündemi meşgul ederken eylül ayı kira artışları %31,79 olarak belirlendi. Oysa emekliye yapılacak zam oranı %10 anca olacak.
Soracağım şu iki soruyu doğru olarak kimler bilir? Türkiye’de öğrencileri en çok kimler seviyor? İkinci soru: Sayın Erdoğan’ı en çok kimler seviyor? Hadi fazla düşünmeyin; öğrencileri en çok kantinciler seviyor, Sayın Erdoğan’ı da ev sahipleri!
Kalın sağlıcakla.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

6 + 9 = ?

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER