Daha yeni zamanlarda hepimizin vicdanlarını sızlatan madencilerin dramına şahit olduk. Aç susuz yollara düştüler, Ankara’nın göbeğinde polis tarafından ablukaya alındılar, hırpalandılar, gaz yediler, sonunda açlık grevine başladılar. Tüm bu yaşananların bir tek nedeni vardı: Çalıştıkları, ürettikleri, çıkardıkları kömürün karşılığında alın terlerini alamamalarıydı. Yollara düşmeleri, aç sefil günlerce yürümeleri, evlerine bir lokma ekmek götürme derdinden başka bir şey değildi.
Bağımsız Maden İş Sendikası üyeleri olan maden işçileri, Ankara’da bürosu bulunan Doruk Madencilik yetkilileriyle görüşüp alacaklarını en kısa sürede tahsil etmek istemelerine rağmen Doruk Madencilik binasına ulaşamadılar. Sendika yetkilileri bakanlıkla görüşmek istedi ve sonunda görüştüler. 3 bakanlıktan alacakların ödenmesi için söz alındı derken son bulmuştu.
Büyük bir sevinçle evlerine dönen madenciler, 15 Mayıs’ta alacaklarının hesaplarına yatırılmasını beklediler ama bu nafile bir bekleyiş oldu. Bölük pörçük, sadaka gibi, ne parası olduğu belli olmayan miktarlar yatırıldı, ancak tümüne değil. Madenciler yeniden yollara düştü. Eski AK Parti milletvekili olan maden sahibi, üstün hizmet ödülüne layık görülerek ödüllendirilmiş. 2.600 ruhsat sahibi olan şirket, 160 emekçisine maaşlarını ödemezken devletten defalarca teşvik almış. Şimdi soruyorum, ayıp demeyelim de ne diyelim?
Bir başka ayıp diyeceğimiz konuya değinmek istiyorum. 5 Haziran Dünya Çevre Günü nedeniyle İzmir Körfezi’nde temizlik başlatıldı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay, körfezi temizleyecek ekibe telsizle “Vira bismillah” deyip kolaylıklar diledi. Asıl utanılacak olay ise körfezden 1 milyon 234 bin ton çamur ve atık çıkarılacak olması. Neden bu kadar kirletiyoruz, anlamak gerçekten zor.
Temizlik sadece İzmir Körfezi’nde değil tabii ki. İstanbul’da yapılan deniz dibi temizliğinde çıkarılan eşyalar ise herkesi şaşırttı desem yalan olmaz: Çamaşır makinesi, fırın, televizyon, bilgisayar, gitar, bisiklet, araba lastikleri… Bunlar sadece birkaç saatte çıkarılanlar, bakalım daha neler çıkacak. Şimdi bunlara ayıp demeyelim mi?
Aslına bakarsanız ayıp olan, her geçen yıl bu ayıpları büyüyerek seyrettiğimiz konuya değinmek istiyorum. Asıl ayıp bunlar: Tarım ülkesi olduğumuzu her fırsatta söyleriz, Konya Ovası’yla övünür, “Tahıl ambarı” derdik. Ege’nin bereketli toprakları, Adana’da pamuk tarlaları… Bunları hepimiz biliyoruz, ancak Rusya, Ukrayna ve Kanada’dan 467,6 milyon dolar verip buğday aldığımızı da bilmeliyiz.
Sadece buğday değil, bakın neler alıp ne kadar ödemişiz: Portakalıyla öğündüğümüz Akdeniz dururken İran’a 2 milyon dolar verip portakal aldık. Elma deyince aklımıza ilk gelen Amasya olurdu ama Azerbaycan, Gürcistan ve İtalya’dan elma almışız, fazla değil, 5 milyon dolar ödemişiz. Adına kitaplar yazılan 50 peynirli Balıkesir, peynir kültürünü sadece kitaplarda yaşatabilecek, zira 10 milyon dolarlık peynir ithal ettik. Hollanda, Belçika ve Fransa’dan 2 milyon dolara patates aldık, kulakların çınlasın Niğde. Asıl parayı mercimeğe vermişiz: Kanada, Rusya, Kazakistan’dan 108 milyon dolarlık mercimek aldık.
Karadeniz deyince ilk aklımıza gelen çay oluyor, ancak Sri Lanka, Hindistan, Kenya ve Japonya’dan 15,3 milyon dolar verip çay almışız. Bu ülkenin mısır ihtiyacı olduğunu bilen büyüklerimiz, Ukrayna ve Rusya’dan 351 milyon dolarlık mısır aldılar. Mısır alınır da nohut alınmaz mı? Kanada, Meksika, Rusya nohut ihtiyacımızı görmüşler, biz de 22,2 milyon dolar ödemişiz. Adana ve Ege kusura bakmasın, Brezilya, ABD ve Azerbaycan’dan pamuk ihtiyacını karşıladık. Fazla para ödemedik, merak etmeyin, 476 milyon dolarcık verdik.
Fakirleri düşünenlerden Allah razı olsun. Kuru fasulye eskiden fakir sofrasına yakışırdı, şimdi zor görüyoruz. Bu nedenle Arjantin, Kanada, Polonya’dan 5,5 milyon dolara kuru fasulye aldık. Fasulyenin yanına pilav olmaz mı? Bu nedenle Hindistan, Arjantin ve Çin’den pirinç aldık, sadece 46 milyon dolar ödedik. Bakın sofralarımız ne hale geldi. Bu yazdıklarım alınanların bir kısmı: Canlı hayvan, yumurta, tereyağı, kiraz… Daha neler alıyoruz neler. İşte bu nedenle Avrupa bizi kıskanıyor.
Aslında güncel olayları ele almak istiyordum, ancak ülkemizde her gün, her saat yeni yeni gündemler oluşuyor. İthal ettiklerimizden bahsetmişken bir de çaktırmadan kaybolan varlıklarımıza değinmek isterim. Demin yazdım ithal ettiklerimizi, şimdi de birileri çaktırmadan ihraç etmiş:
Gaziantep Zeugma Müzesi’nden 9 milyon değerinde 10 eser kayıp. Adana ve Gaziantep müzelerinde sahte eserleri asıllarıyla yer değiştirmişler. Mimar Sinan Üniversitesi Resim Heykel Müzesi’nde kayıtlı olan tarihi ve sanatsal değeri bulunan 404 eserin kayıp olduğu, 42 eserin ise sahte olduğu anlaşılıyor. Batman Müzesi’nden 10 milyonlarca sikke kayıp. Devlet Resim Heykel Müzesi’nde 250 milyon dolar değerinde tablolar kayıp.
İnanın içim karardı. Bu hafta değişik konuları ele alamadım, ancak haftaya değinsem modası geçmiş olacak. Az da olsa yazayım dedim: Şu gündeme bomba gibi düşen Rümeysa Eker, Terme Belediye meclis üyesi artık değil ama bunları meclis üyesi olarak söylemişti. Söylediklerinin tümünü yazmayacağım, bir kadın olarak ben yazmaya utanıyorum, o söylemeye utanmamış.
“Elletirim belletirim diyenler Kemalisttir, solu destekler. Bu ülkede bar, pavyon, içkili restoran, ocakbaşı işletenler Kemalisttir, solu destekler. Uyuşturucu tacirleri, banka patronları, tefeciler, milletvekili olabilmek için eşlerini parti grup başkan vekillerine pazarlayanlar Kemalisttir, solu destekler” ama daha neler neler…
Bu açıklamalar sonrasında Belediye Meclis Üyesi Neslihan Özdemir’in yaptığı konuşma sonrasında hiç utanmadan özür dilemesi gerekirken “Onlar sözlerimi kendi istedikleri gibi yorumladılar” demez mi? Ayıp yahu!
Kalın sağlıcakla.

YORUMLAR